2018, Vergide Reform Yılı Olacak

Maliye Bakanlığı, 2018 yılında vergi alanında reform niteliğinde dört ayrı yasal düzenlemeyi Meclis’e göndererek yasalaştırmayı hedefliyor.

2018’de dört ayrı kanunla yapılacak değişiklikle uzun süredir gündemde olan vergi reformu konusunda adım atılması bekleniyor. Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın 2018 yılı bütçe görüşmeleri sırasında sık sık dile getirdiği vergi reformunun ayaklarını Gelir Vergisi Kanun Tasarısı, Vergi Usul Kanunu Tasarısı, Katma Değer Vergisi Kanunu Tasarısı ile İstanbul Finans Merkezi Kanunu Tasarısı oluşturuyor. Ekonomi yönetiminin 2018’i tarih verdiği yasal düzenlemeler ile basit, sade, daha rekabetçi ve büyüme dostu bir vergi sistemi öngörülüyor.

İki vergi kanunu birleştirilecek

Öncelikle, Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunu birleştirilecek. 1961 yılından bu yana yürürlükte olan Gelir Vergisi Kanunu’nu kapsamlı bir reforma tabi tutmayı hedefl eyen Maliye Bakanlığı, bir süredir bu taslak üzerindeki çalışmalarını sürdürüyor. Sivil toplum kuruluşlarından görüş alan bakanlık, başka ülke uygulamalarını da inceledi. Gelir Vergisi Kanun taslağı çalışmaları büyük oranda tamamlanırken, düzenlemenin yasalaşması ile vergi tabanını genişleten, vergiye uyumu kolaylaştıran, öngörülebilirliği artıran, yatırımı, katma değerli üretimi artıran, mükellef odaklı bir vergi sistemi hedefleniyor.

Yatırımlardaki KDV düşecek

Reforma tabi tutulacak diğer bir düzenlemeyi Katma Değer Vergisi Kanunu oluşturuyor. Katma Değer Vergisi Kanunu’nu vergiye uyum maliyetlerini düşüren, yerli üretim ve yatırımı teşvik eden, yatırım üretim ve ihracat üzerindeki KDV’yi yük olmaktan çıkaran bir yaklaşımla reforma tabi tutacaklarını açıklayan ekonomi yönetimi, özellikle KOBİ’lerin vergiye uyum maliyetlerini düşürmeyi, yatırımlar üzerindeki KDV kaynaklı ilave finansman yüklerini azaltacak bir düzenleme öngörüyor. İngiltere’deki KDV sistemini yerinde inceleyen, sektörden önerileri toplayan Maliye Bakanlığı, İngiltere’de KOBİ’lere uygulanan düz oranlı vergi sistemini Türkiye’de de uygulamayı hedefliyor.

Maliye Bakanlığı’nın 2018 ajandasında ayrıca Vergi Usul Kanun Tasarısı ile İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Kanun Tasarısı yer alıyor. Yeni Vergi Usul Kanunu ile uyuşmazlıkların kısa sürede çözülmesi ve vergi cezalarının gönüllü uyumu artıracak şekilde caydırıcı bir yapıya kavuşturulması planlanıyor. İstanbul Uluslararası Finans Merkezi Kanun Tasarısı ile İstanbul’un bölgesel ve küresel bir finans merkezi haline getirilmesi için Türkiye’de finansal sistemin geliştirilmesi ve derinleştirilmesi için gerekli hukuki, fiziki, beşeri ve vergisel altyapıyı sağlayacak düzenlemeler yapılacak.

Aile şirketlerinde kurumsal yönetim ve arabuluculuk

Türkiye’deki şirketlerin büyük bir kısmı aile şirketleridir. Aile tipi şirketlerden gelecek stratejisi olanlarının öncelikli hedefi kurumsallaşmaktır. Kurumsallaşma kavramı; aile anayasası, ortaklararası sözleşmeler, bir sonraki kuşağın görev alma şekli, yönetim kurulunun (YK) yapılandırılması, şirket içi denge ve kontrol mekanizmaları, yönetim kurulu krizlerinin ve şirket kilitlenmesinin engellenmesi planları, lider seçim usulü, bağımsız YK üyelerinin ve profesyonellerin konumlanması, imtiyaz halleri, iyi yönetim gibi birçok mesele ile yakından ilgilidir. Tüm bunlarla, kurumsallaşma en az sorunla işleyen ve sorun çıksa dahi çözümünü kendi içinde önceden ortaya koymuş bir şirket planlaması gerektirmektedir.

Aile şirketlerinde işler iyi gidiyor olsa dahi, aile ve akrabalık bağlarının sebep olduğu kırılganlıklar yaşanabilir. Şirketin ticari faaliyetleriyle hiç ilgisi bulunmayan bir sebeple; örneğin; eşlerin – kardeşlerin – kuzenlerin tartışması, aynı şirkette pay sahibi çekirdek aileleler arasında yaşanan rekabet, kıskançlık, heves/ego/yetenek/yeteneksizliklere bağlı farklılıklar, aile içi ani bir güven bunalımı, ayrılık, boşanma gibi durumlar bir anda şirketi umulmadık bir kırılganlık durumuna sokabilir. Aile içi kırgınlığın şirket için kriz halini yaratması ise pek mümkündür. Tecrübelerimiz, önemli sayıdaki aile şirketinin başarıdan başarısızlığa yönelişinin, hatalı ticari kararlardan çok, aile içi sorunlardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır.

Bu noktada kurumsallaşamama bir çok aile şirketinin, alt kuşaklara ulaşmadan sona ermesinin önemli sebebidir. Çözümse elbette kurumsallaşmaktır. İlk basamak, aile içinde yaşanması gayet normal olan ve ne aile anayasası, ne ortaklar arası sözleşmeler, ne de şirket esas sözleşmeleri (şirket statüsü) ile engellenemeyecek olan sorunların çıkması halinde ne yapılacağının planıdır. Buna kriz planlaması adı verilebilir. “Oldu ya sorun çıktı, şimdi ne yapmak lazım? Nasıl bir uyuşmazlık çözüm yöntemi ile şirketimizin sorununu süratle çözeriz? Aile içi sorunumuzu şirkete yansımadan nasıl bertaraf edeceğiz?” gibi sorulara verilecek cevaplar önemlidir.

Bu türden sorulara verilebilecek en iyi cevap ‘Arabuluculuk’tur.

Arabuluculukun şirketlere ilişkin uyuşmazlıklarda uygulanmasına hiçbir engel yoktur. Özellikle aile şirketlerindeki sorunlarda mahkemeye başvurulması halinde, şirketin ismi kriz ve sorunlarla anılır hale gelmektedir. Ancak arabuluculuk gizlilik üzerine kurulu olduğundan, şirketin yaşadığı sorununun şirket dışından duyulması engellenir. Mahkemeye başvuru şirket değerinde negatif etki yapabilir. Hatta şirketin defter ve kayıtlarının taraflarca mahkemeye sunulması, şirketin rakipleri açısından sorun yaşayan şirketin önemli ticari sır, belge ve kayıtlarına ulaşılması riskini de beraberinde getirir. Arabulucu gizlilik yükümü altında bulunduğundan, şirketin sır ve belgelerinin dışarı sızması mümkün değildir. Arabuluculuk bu haliyle şirket değerini de koruyan bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir.

Aile olmanın bir özelliği de, bugün kavga edip, yarın barışabilmenin mümkün oluşudur. En basitiyle aile içi tartışması olmayanımız yoktur. Ancak ailelerde sorunlar genelde geride kalır ve derinleşmez. Ancak aile sorunu geride bırakmaz ve mahkemeye başvurursa, davalı olan taraf aile olma psikolojisinin dışına çıkarak “madem beni dava etti, ben de ona gününü göstereceğim” yaklaşımına girebilir. Bu durum derinleşen bir şirket içi kavganın, benzetme ile ateşe odun atarak daha yakıcı hale gelmesi ve gerçekten söndürülmesi zor olacak bir duruma çevrilmesidir. Bu haliyle mahkemeye başvuru aile ilişkilerinde psikolojik girdaba neden olabilir. Denmez ama “beni arabulucuya verdi” demek de hiçbir duygusal olumsuzluk yokken, hatta aksine arabulucu kelimesinde olumluluk-mutluluk varken, “beni dava etti” cümlesi tamamıyla savaş psikolojisi yaratmaktadır.

Mahkemede iki tarafın kazandığı bir model yoktur. Arabuluculuk ise iki tarafın kazanması ve mutabakatı üzerine kuruludur. Bu haliyle mahkemelerde ilişkiler zedelenebilirken, arabuluculukta ilişkiler onarılmaktadır.

Mahkemede sorunların çözümü yıllar alırken, arabuluculukta birkaç hafta, birkaç gün veya çok zaman birkaç saatte uzlaşı yaratılabilmesi, önemli bir faydadır.

Mahkeme kararı ne şekilde olursa olsun, bu karar taraflar arasındaki temel çatışma sebebini ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü hakimin iradesine taraflar boyun eğse de, bu karara razı olmak anlamına gelmez. Özetle, hakim ne derse o olur ve taraflardan en az biri sonuçtan mennun kalmayabilir. Arabuluculukta ise karşılıklı mennuniyet ve mutabakat vardır. Arabuluculukta varılan sonuç, menfaatinize ise kabul edersiniz ve el sıkışırsınız, menfaatinize değilse kabul etmez, el sıkışmazsınız.

Mahkeme süreçlerinde, karşı tarafı suçlayarak kazanmak esastır. Davacı, davalının kusurlarını anlatarak haklılığını ispat etmeye çalışır. Davalı ise ben kusurlu değilim, o kusurlu yaklaşımı gösterir. Arabuluculukta ise kusuru konuşmak değil, kusuru değil çözümü konuşmak esastır. Arabuluculukta çözüm önerisi sunmak, alternatif fikirler üretmek gerekir. Uzman arabulucunun yönlendirmesi nedeniyle suçlayıcı bir yaklaşım değil, birleştirici bir yaklaşım görülür. Başbaşa konuşmakta zorlananlar, arabulucu huzurunda konuşabildiği için aslında şirket menfaatine geniş bir müzakere imkanına da yaratılmış olur.

Son sözler olarak, kurumsal bir yönetim isteyen her şirketin, özellikle aile şirketlerinin olası sorunları için öncelikle başvurması gereken uyuşmazlık çözüm yöntemi arabuluculuk olmalıdır. Arabuluculuk şirketin itibarının korunması, yönetim krizlerinin yaşanmaması, sorun yaşanırsa süratle geride bırakılması, şirketlerin devamlılığı açısından oldukça faydalı bir yöntemdir. Bu haliyle ortaklar arası sözleşmeler, aile anayasaları vb. kurumsallaşma kapsamında gerek duyulan tüm metinlerde sorun varsa arabuluculuk da olacaktır, yaklaşımı göstermek gerekir. Arabuluculuk aile şirketlerinin alt kuşaklarca devamı açısından da oldukça faydalı bir tercihtir

Seçilmiş Gelir İdaresi özelgeleri

Gelir İdaresi özelgeleri, vergi cezası ve gecikme faizine karşı koruma sağlıyor. Aynı nitelikli özelgeler sadece özelgenin verildiği değil bütün mükellefler için aynı sonuçları doğuruyor. Bu nedenle özelgeler oldukça önemli ve izlenmesi gereken kaynaklar.

Gelir İdaresi’nce verilen özelgelerden seçilmiş bazılarının özetine, yorum yapmadan zaman zaman bu köşede yer vermeye çalışıyorum. İşte son zamanlarda verilen özelgelerden seçtiğim bazılarının özeti. Özelgelerin tam metinlerine Gelir İdaresi’nin internet sitesinden ulaşmak mümkün.

– Mahkeme kararı gereği ödenen ve kusursuz sorumluluktan kaynaklanan tazminat ticari kazancın tespitinde gider kabul edilir mi?

(03.11.2016 tarih ve 72031 sayılı özelge)
Teşebbüs sahibinin, Borçlar Kanunu’nun “İstihdam Edenin Kusursuz Sorumluluğu” hükümleri çerçevesinde katlandığı tazminat yükümlülüğünün, teşebbüs sahibinin suçundan doğan tazminat olarak kabul edilmesi söz konusu değildir. Bu nedenle, sahip olunan aracın sürücüsünün yapmış olduğu ölümlü kaza nedeniyle açılan tazminat davasında Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen karar çerçevesinde ödenen manevi tazminat ve varsa tazminata ilişkin yasal faizin ticari kazancının tespitinde gider olarak dikkate alınması mümkündür.

– Gelecek yılı da kapsayan sigorta için ödenen primler hangi dönemin gideri olarak dikkate alınır?

(07.12.2016 tarih ve 239534 sayılı özelge)
Nakliyecilik faaliyetinde kullanılan araçla ilgili olarak ödenen ve gelecek vergilendirme dönemlerini ilgilendiren sigorta prim tutarlarının cari hesap dönemine ait kazancın tespitinde gider olarak dikkate alınması mümkün değildir. Gelecek hesap dönemini de kapsayacak şekilde peşin olarak yapılmış olan kasko ve zorunlu trafik sigortası harcamalarının cari yıla ait olan bölümünün cari yılda, bu harcamalardan sonraki yıla ait olan bölümlerin ise gelecek yılda gider kaydedilmesi gerekir.

– Kira kayıp bedeli beyan edilmesi gereken bir gelir midir?

(27.07.2017 tarih ve 399531 sayılı özelge)
Belediye tarafından yapılan ihalede satın alınan taşınmazların geç teslim edilmesi nedeniyle açılan dava sonucunda lehe hükmolunan ve kiralama işlemine dayanmayan kira kaybı tutarının Gelir Vergisi Kanunu’nun 75. maddesinde yer alan genel tanım kapsamında, söz konusu tutara bağlı olarak tahsil edilen yasal faizin de anılan maddenin (6) numaralı bendi (alacak faizi) kapsamında menkul sermaye iradı olarak vergilendirilmesi gerekir.

– Yurt dışında ödenen kredi faizi Türkiye’de elde edilen kira gelirinden indirilebilir mi?

(09.06.2017 tarih ve 162467 sayılı özelge)
Gelir Vergisi Kanunu’nun 74. maddesinde, gerçek gider yönteminin tercih edilmesi halinde, gayrimenkul sermaye iradının safi tutarının tespitinde hangi harcamaların gider olarak dikkate alınacağı düzenlenmiştir. Söz konusu maddede, yurt dışından kullanılan krediye ilişkin ödenen faiz tutarlarının indirim olarak dikkate alınacağı hususunda herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Bu nedenle, yurt dışından kullanılan krediye ilişkin ödenen faiz tutarlarının, Türkiye’de elde edilen kira gelirinden indirim konusu yapılması mümkün değildir.

– Mülkiyeti mükellefin babasına ait işyerinin bedelsiz olarak kullanması durumunda gelir vergisi stopajı yükümlülüğü doğar mı?

(07.03.2017 tarih ve 10 sayılı özelge)
Mülkiyeti mükellefin babasına ait olan işyeri için nakden veya hesaben kira ödemesinde bulunulmaması ve defter kayıtlarında bedelsiz olarak tahsis edilen işyerine ait kira ile ilgili herhangi bir gidere yer verilmemiş olması kaydıyla, gelir vergisi tevkifatı yapılmaz, başkaca tevkifata tabi ödemede bulunulmaması halinde muhtasar beyanname verilmez.

Ancak, söz konusu işyeri için Gelir Vergisi Kanunu’nun 73. maddesi hükmüne göre emsal kira bedelinin hesaplanması ve emsal kira bedelinin Kanun’un 86. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinin (d) alt bendi hükmü uyarınca belirlenen sınırı aşması durumunda, mülk sahibi tarafından yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilmesi gerekir.

– Kalkınma ajansından alınan hibe tutarı ne zaman gelir kaydedilir? Bu tutara ait faizin ajans hesaplarına aktarılmasında nasıl işlem yapılır?

(20.10.2017 tarih ve 125707 sayılı özelge)
Kalkınma Ajansı’ndan alınan hibelerin şirketin banka hesabına aktarıldığı dönemin geliri kabul edilerek kurum kazancına dahil edilmesi ve söz konusu hibe tutarının “602- Diğer Gelirler” hesabında muhasebeleştirilmesi gerekir.

Diğer taraftan, Kalkınma Ajansı ile yapılan destek sözleşmesine göre adı geçen Ajans tarafından verilen hibelerin yatırıldığı hesaba tahakkuk eden faiz gelirleri ile bunun üzerindeki her türlü hak ajansa ait olduğundan bu faiz gelirlerinin kurum kazancıyla ilişkilendirilmemesi gerekir. Söz konusu faiz tutarlarının şirkete yapılacak nihai ödemeden mahsup edilen kısmının kurum kazancının tespitinde gelir olarak dikkate alınması gerekir.

“İzaha Davet” Yapılacak Konular

Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) mülga 37’inci maddesi, 9/8/2016 tarihli ve 29796 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 6728 sayılı Kanun ile “İzaha davet” başlığı altında yeniden düzenlenerek vergi sistemimizde, İdare ve mükellefler arasındaki uyuşmazlıkların azaltılması, İdarenin zamanını daha etkin ve verimli alanlara hasretmesi, olayların gerçek mahiyetinin tespit edilmesine mükelleflerce daha çok katkıda bulunulması ve bu sayede vergiye gönüllü uyumun artırılması amacıyla yeni bir müessese ihdas edilmiştir.
İzaha davet müessesesi, verginin ziyaa uğradığına delalet eden emareler bulunduğuna dair yetkili merciler tarafından yapılmış “ön tespit”lerle ilgili olarak, aynı merciler tarafından mükelleflerden açıklama talep edilmesi olup, bu müessese, yapılan değerlendirmeler sonucunda vergi ziyaına sebebiyet vermediği anlaşılan mükelleflerin konuyla ilgili vergi incelemesine veya takdire sevk edilmesini önlemekte, vergi ziyaına sebebiyet verildiği durumlarda ise belirli şartlar dahilinde indirimli ceza uygulanmak suretiyle mükellefleri daha ağır müeyyidelerden korumaktadır.
Anılan kanun maddesindeki hüküm uyarınca, Maliye Bakanlığı ön tespitin niteliğini, izaha davetin şeklini ve kapsamını, daveti yapacak ve yapılan izahı değerlendirecek mercii, davet yapılacakları, yapılan izahta kullanılacak bilgi ve belgeler ile uygulamaya ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetkilidir. Maliye Bakanlığı bu yetkisini kullanarak, 25 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 482 Sıra Nolu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği’nde söz konusu düzenlemeleri ve açıklamaları yapmıştır.
Anılan tebliğde açıklandığı üzere, Maliye Bakanlığı tarafından izaha davet kapsamına alınan konular aşağıdaki gibi olup, aşağıda belirtilen konularda hakkında vergi ziyaına yol açmış olabileceği yönünde ön tespit bulunanlar izaha davet edilecektir.
1. Ba-Bs bildirim formlarında yer alan bilgilerin çapraz kontrolleri sonucunda, vergiyi ziyaa uğratmış olabileceğine dair haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
2. Banka ve benzeri finans kurumlarından alınan bilgilere göre, kredi kartı satış cihazı (sanal pos, kredi kartı, banka kartı-debit ve imprinter cihazı gibi) kullanan mükelleflerin, yaptıkları satış tutarları ile KDV beyannamelerinin karşılaştırılması sonucunda, satış tutarlarının düşük beyan edilmesi suretiyle verginin ziyaa uğratılmış olabileceğine dair haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
3. Serbest meslek kazancı, ücret, gayrimenkul sermaye iradı gibi tevkifata tabi gelir elde edenler tarafından verilen yıllık gelir vergisi beyannameleri ile bu gelirler üzerinden tevkifat yapanların verdikleri muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinin karşılaştırılması sonucu verginin ziyaa uğratılmış olabileceğine dair haklarında ön tespit bulunanlar.
4. Çeşitli kurum ve kuruluşlardan elde edilen bilgilerle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 164 ve 168’inci maddeleri ile 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nun 46 ncı maddesi kapsamında belirlenen asgari ücret tarifelerinin karşılaştırılması sonucunda, serbest meslek kazancını ve hesaplanması gereken KDV’yi ilgili dönem beyannamelerinde beyan etmediği veya eksik beyan ettiği yönünde haklarında ön tespit bulunan avukatlar ve 3568 sayılı Kanun kapsamındaki meslek mensupları.
5. Gelir Vergisi Kanunu’nun (GVK) 89’uncu maddesi ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun (KVK) 10’uncu maddesine göre, bağış ve yardımlar, eğitim ve sağlık harcamaları ile girişim sermayesi fonu olarak ayrılan tutarlar beyanname üzerinde gösterilmek ve bu maddelerde belirtilen oranları aşmamak şartıyla beyan edilen gelirden veya kurum kazancından indirim konusu yapılabilmektedir. Bu kapsamda, belirtilen söz konusu oranların üzerinde indirim yaptıklarına dair haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
6. Maliye Bakanlığı’na verilen kâr dağıtım tablosunda yer alan bilgiler ile diğer verilerin karşılaştırılması sonucunda, dağıtmış oldukları kârlar üzerinden vergi kesintisi yapmadıkları yönünde haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
7. GVK’nın 88’inci maddesi ve KVK’nın 9’uncu maddesinde yer alan şartlardan herhangi birisini ihlal etmek suretiyle geçmiş yıl zararlarını gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde indirim konusu yaptığı yönünde haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
8. KVK’nın 5’inci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamına giren iştirak kazançlarının, Maliye Bakanlığı’nca veya ilgili idarelerce yapılan düzenlemeler uyarınca tutulan muhasebe kayıtlarında iştiraklerden temettü gelirlerinin izlendiği hesaplarda gösterildikten sonra, beyannamede istisnalar arasında yer alması gerekmektedir. Söz konusu hesaplarda, elde edilen iştirak kazançlarının yer almaması ya da bu hesapların hiç kullanılmaması hallerinde, bu kazançları beyanname üzerinde istisna olarak gösterdiğine dair haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
9. KVK’nın 5’inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan, taşınmaz ve iştirak hisseleri ile kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan hakları satış kazancı istisnasından faydalanan mükelleflerden; menkul kıymet ve taşınmaz ticareti ve kiralanması faaliyeti ile uğraşıldığı, istisnaya konu kazancın %75’lik kısmının özel fon hesabına alınmadığı veya beş yıllık süre içerisinde özel fon hesabından çekildiği ya da satışın yapıldığı yılı izleyen 5 yıl içinde şirketin tasfiye edildiği yönünde haklarında ön tespit bulunanlar.
10. Ortaklara olan borçların toplamının, öz sermayenin üç katından fazla olduğu yönünde haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
11. Dönem sonu bilançosunda “Ortaklardan Alacaklar” hesabında bakiye bulunmakla birlikte aynı döneme ilişkin gelir tablosunda faiz geliri beyan etmediği yönünde haklarında ön tespit bulunan mükellefler.
12. Ortaklık hak ve hisselerini elden çıkardıkları halde gelir vergisi beyannamesi vermedikleri veya vermiş oldukları gelir vergisi beyannamesinde bu gelirleri beyan etmedikleri yönünde haklarında ön tespit bulunan limited şirket ortakları.
13. Gayrimenkul alım/satım işlemlerine ilişkin olarak, tapu daireleri, banka ve benzeri finans kurumları ile diğer kurum ve kuruluşlardan elde edilen bilgilerin karşılaştırılması sonucunda, alım/satım bedelinin eksik beyan edilmiş olabileceğine dair haklarında ön tespit bulunanlar.
14. Tapuya tescil edilen gayrimenkullerin elden çıkarılmasından doğanlara ilişkin olarak, tapu dairelerinden elde edilen verilere göre, gayrimenkulleri iktisap tarihinden başlayarak beş yıl içinde elden çıkardıkları ve istisna haddinin üstünde kazanç elde ettikleri halde beyanname vermediklerine dair haklarında ön tespit bulunanlar.
15. Banka, benzeri finans kurumları, Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü veya abonelerine elektrik, su, doğalgaz, internet hizmeti vb. mal ve hizmetleri teslim eden/sunan kurumlar ile diğer kurum ve kuruluşlardan alınan bilgilerin değerlendirilmesi neticesinde, kira geliri elde ettiği anlaşılanlar ile muhtasar ve prim hizmet beyannamelerinde yapılan tevkifat tutarına göre istisna ve beyan sınırı üzerinde kira geliri elde ettiği anlaşılanlardan gayrimenkul sermaye iratlarını beyan etmediklerine veya eksik/hatalı beyan ettiklerine dair haklarında ön tespit bulunanlar.
16. Sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge kullanma fiilinin işlenmiş olabileceğine dair vergi inceleme yetkisini haiz kişilerce düzenlenen raporlara istinaden yapılan ön tespitlerde, kullanılan sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge tutarının; her bir belge itibarıyla 50.000 TL’yi geçmemesi ve mükellefin ilgili yıldaki toplam mal ve hizmet alışlarının %5’ini aşmaması kaydıyla mükellefler. (Sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge kullanma fiilinin işlenmiş olabileceğine dair belge tutarının tespiti ile mal ve hizmet alış tutarının hesaplanmasında vergiler hariç tutarlar dikkate alınacaktır.)

Akif AKARCA

Aile anayasası önemini yitiriyor mu ?

 

Geçtiğimiz günlerde basına yansıyan bir söyleşide Aile Anayasası’nın hukuki yaptırımının olmadığı, centilmenlik anlaşması seviyesinde kaldığı, çok işlevsel olmadığı, uygulanabilirliği açısından eleştiriler aldığı yönündeki beyanları okuyunca, uygulamada bazı sıkıntılar ve tereddütler yaşandığını düşündüm. Bu durum, kurumsallaşma ve aile anayasasına sahip olma niyeti bulunan aile işletmelerinin şevkini kırıcı bir etkiye de sahip olabilirdi. Zira, ülkemizin dört bir yanında birçok aile şirketinin öncelikli hedefleri arasında kurumsallaşma ve aile anayasasına sahip olma arzusu bir şekilde yer almaktadır.
Aile Anayasası, gelişmiş ülke ekonomilerinden dünyaya ve dolayısıyla ülkemize de yayılmış bir uygulama aslında. Zira, batı ülkelerinde de şirketlerin ağırlıklı kısmı ailelere ait. Orijinali “Family Constitution” olan Aile Anayasası için yabancı literatürde Aile Protokolü, Aile İlkeleri Beyannamesi, Aile Kuralları ve Değerleri, Aile Stratejik Planı gibi kavramlar da kullanılıyor. Ülkemizde Aile Anayasası ve Aile Konseyi uygulamasına giden ilk şirket Sabancı Holding’dir. Sabancı Ailesini sonradan birçok aile takip etse de, ülkemizde Aile Konseyi ve Aile Anayasasına sahip şirket sayısı oldukça sınırlıdır. Nitekim, geçtiğimiz günlerde Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği’nin DÜNYA Gazetesi’nde yayımlanan Aile Şirketi Öncelikleri Anketi’nde de, ankete katılan aile şirketlerinin %60’ının Aile Anayasası’nın bulunmadığı, %53’ün de Aile Konseyi’nin bulunmadığı sonucu ortaya çıkmıştır.
Bazı olumsuz örneklerden yola çıkarak Aile Anayasası’nı basite indirgemek ve önemsizleştirmek kanımızca doğru bir yaklaşım değildir. Zira, aile üyeleri niyet ve fikir düzeyinde hazır değilken sadece ve biran önce Aile Anayasası’na sahip olmak isteyen aile şirketlerinde arzulanan neticenin elde edilememesi kuvvetli bir olasılık iken dışarıdan sağlanan süreçte ailenin yapısı, ihtiyaçları, bugünü ve geleceği ilgililer tarafından doğru tahlil edememiş de olabilir. Aile şirketleri nihayetinde bu süreci kendileri bizzat yürütmemekte, dışarıdan danışmanlık hizmeti almaktadır. Son yıllarda aile şirketlerinin bu alana yoğun ilgileri ise Aile Anayasası ve kurumsallaşma hizmeti vermek amacıyla birçok danışmanlık firmasının ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Hatta, internette araştırma yapıldığında matbu aile anayasası örneklerine ulaşmak dahi mümkündür. Oysa, alt yapısı oluşturulmadan ve üzerinde uzlaşı sağlanmadan hazırlanmış standart bir aile anayasası her şirkette aynı sonucu vermeyeceği gibi bazen istenmeyen sonuçlar dahi doğurabilir. Buna karşılık, gerek dünyada gerekse ülkemizde çok başarılı Aile Anayasası uygulamaları bulunmaktadır.
Aile Anayasası alelade bir belge değil, nihayetinde kurumsallaşma yolunda somutlaşmış niyetlerin, geleceğe yönelik hedefl erin ve iradelerin tescil edildiği bir belgedir aslında. Şirket ile aile ilişkilerinin bugünü yanında ve daha çok yarınını kapsar. Bu belgeyi anlamlı kılan ise, sadece Aile Anayasasına sahip olma düşüncesiyle hazırlanması değil, içerdiği bütün ilke ve kuralların aile fertleri tarafından genel olarak özümsenip kabul edilmiş olmasıdır. Aksi takdirde, eleştirilerde öne sürüldüğü gibi işlevsiz bir belge olmaktan öteye de gidemez.
İşin diğer bir boyutu da, bu konuda Türk Ticaret Kanunu ile getirilen düzenlemelere vakıf olunması ve hayata geçirilmesidir. Türk Ticaret Kanunu ile getirilen düzenlemeler ile taçlandırılmadan hazırlanmış Aile Anayasası ilkeleri, işlevsel olmaktan, hukukî sonuçlar doğurmaktan ve uygulanabilir olmaktan yeterince faydalanamaz. Bugün şirketin mevcut aile üyeleri tarafından uyumlu bir şekilde işletilmesi, gelecek kuşaklar döneminde de sorunsuz bir şekilde yoluna devam edeceği anlamına gelmez. Bu nedenle, aile işletmeleri, kurumsallaşma ve aile anayasası hedeflerinden vazgeçmemeli, aksine aile üyelerinin bu konudaki isteklerini canlı tutmalı ve teşvik etmelidir. Aile Anayasası neticede yazılı düzen demektir ve yazılı düzen her zaman için kuralsızlıktan yahut sözlü kurallardan daha iyidir.

SONER ALTAŞ 

AİLE ŞİRKETLERİNDE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK MÜMKÜN MÜDÜR?

Bilindiği üzere aile işletmeleri, iktisadi hayatta yalnızca Türkiye’de değil, global anlamda da oldukça önemli bir yer arz etmektedir. Türkiye’de aile şirketleri GSMH’nin yaklaşık yüzde 75’ini ve istihdamın da yaklaşık yüzde 85’ini sağlamaktadır.[1]

Aile şirketleri Türkiye ekonomisinde “kilit taşı” rolünü üstlenmekle birlikte, mevcudiyetleri ekonomik dayanıklılığının arttırılması bakımından da oldukça mühim bir role sahiptir.
Aile şirketlerinin uzun ömürlü olması konusu sürdürülebilirlik ilkesine dayanmakla birlikte dünya genelinde aile şirketlerinin nesilden nesile aktarılması noktasında yüzdeler göreceli zayıftır. Ülkemizde bu duruma ilişkin danışmanlık şirketlerinin çalışma ve araştırmaları haricinde resmi bir araştırma bulunmamakla birlikte sayısal verilerin Uzakdoğu’nun oldukça gerisinde olduğunu, dünya geneli ile paralel seyrettiğini gözlemlemekteyiz. Peki, aile şirketlerinde sürdürülebilirlik mümkün müdür? Aşağıda vurgulayacağımız içselleştirilmiş kurumsallaşma yolunda doğru adımlar atılarak ilerlenmesi durumunda bu sorunun cevabı pozitif olduğunu söyleyebiliriz. Önemli tecrübeler edindiğimiz aile şirketlerinin kurumsallaşması konusundan yola çıkarak hazırladığımız bu yazımızda aile şirketlerinde kurumsal yönetim konusu giriş seviyesinde incelenmektedir.

Aile şirketleri bakımından kurumsallaşma ve kurumsal yönetim

Kurumsallaşma kavramından anlaşılması gereken hesap verilebilir ve şeff af bir yönetim anlayışı altında yeknesak bir sistem haline gelebilmek olsa da aile şirketleri açısından bu durum “şirketin kurumsallaşması” ve “aile ilişkilerinin kurumsallaşması” olarak ikiye ayrılarak incelenmelidir. Bu ayrımın toplamı da “içselleştirilmiş kurumsallaşma” kavramını oluşturacaktır.

Süreç kapsamında oluşturulabilecek mekanizmalar

– Aile-Şirket ilişkisi

Öncelikle aile-şirket ilişkisinin önemine değinmek gerekir. Sağlıklı aile şirketlerinin öne çıkan unsuru hissedarlarının iyi (sevgi- saygı-hoşgörü-empati-mesafe arasında odaklanan) aile ilişkilerine sahip olmaktadır. Hissedarları arasında iyi aile ilişkilerine sahip aile şirketlerinde, aşağıda değinilen aile anayasası, aile konseyi ve hissedarlar sözleşmesi gibi uygulamalar, şirketin devamını sağlama bağlamında yalnızca birer araçtır.

– Aile Konseyi

Aile bireylerinin birer katılımcı olduğu aile konseyini oluşturmak, fertler arasındaki ilişkinin daha açık şekilde yürütülmesi açısından önem taşır. Çünkü bir şirketin temeli olan yönetim kurulunun aksine aile konseyinin en önemli özelliği açıklık ve katılımcılıktır. Ancak aile konseyinin amacının bir istişare platformu oluşturmak olduğu; kesinlikle şirketi yönetmek olmadığı unutulmamalıdır.

– Aile Anayasası

Aile şirketlerinin yok olma nedenlerinin en başında aile varlıkları ve aile şirketi nezdinde nesilden nesile geçiş planının ve tanımlanmış bir sürecin olmaması gelmektedir. Bu kapsamda kurumsallaşmayı içselleştiren bir ailede, aile anayasası düzenlenmesinin önemi büyüktür. Temel olarak bir aile anayasasında, misyon, varlıklarda ve şirkette hisselerin oranı, görev değişimi/devri, aile üyelerinin eğitimi, şirket yönetimine katılımı koşulu ve kuralları, işin vizyonu, ailenin gelecekte olmak istediği yer, şirket nezdinde yönetim kurulu üyelerinin seçim kriterleri ve performansların ölçümü ve ayrıca aile mülklerinin yönetimi hususları yer alır.
– Hissedarlar Sözleşmesi

Hissedarlar sözleşmesi, aile anayasasının bir parçası gibi düşünülebilirse de şirket hissedarları arasındaki ilişkiyi daha ayrıntılı ve daha sıkı şekilde düzenler. Bu sözleşmede, genel olarak hissedarların şirkette sahip oldukları payların devrine ilişkin sınırlamalar –bu bağlamda özellikle ön alım ve geri alım hakları ile alım opsiyonları, yönetim hakları ve karar mekanizmaları, rekabet sınırlamaları ve ortaklık ile ilgili diğer hak ve yükümlülükleri düzenlenir.

– İyi Bir Yönetim Kurulu

Aile bireyleri arasındaki ilişkiyi yazılı kurallarla daha sağlam şekilde belirlemeyi amaçlayan bu mekanizmalar dışında, her şirketin temel organı niteliğindeki yönetim kurulunun önemini de yadsımamak gerekir. Türk Ticaret Kanunu’na göre yönetim kurulunun görev ve sorumlulukları oldukça üst düzeydedir. Şirket için büyük bir öneme sahip olan bu organın aile şirketleri içindeki uygulamada duygusal bağlara yenik düşmemesi şirketin devamlılığı için büyük önem taşımaktadır.

Burada belirtilen enstrümanların aile ve şirketin özelliklerine göre çok farklı politikaların belirlenebileceğini unutmamak gerekir.

Sonuç:

Türkiye’deki şirketlerin çoğunluğunu oluşturan aile şirketlerinin büyük bir kısmının ömürlerinin kısa olmasının ve şirket içindeki temel ve aşılması zor görülen problemlerin çözümü içselleştirilmiş kurumsallaşma ve bu doğrultuda sağlanacak kurumsal yönetimden geçmektedir. Kurumsal yönetimin aile şirketinin bütününde gerektiği şekilde uygulanabilmesi için öncelikle şirketin mevcut durumu, bu duruma uygun çözümler ve atılacak adımlar gerçekçi olarak belirlenmeli, belirlenen aksiyonlar uygulamaya konmalı ve herkes tarafından gerekli özenle uygulandığının takibi sağlanmalıdır. Bahsi geçen adımların düzgün şekilde atılması ve gerek hukuki gerekse de stratejik bakımdan izlenecek yolların belirlenmesi ve ödün verilmeksizin uygulanması neticesinde aile şirketlerinin sağlam, güvenilir ve sürdürülebilir bir yapılanmaya sahip olacağına şüphe yoktur.

VEFA REŞAT MORAL